yıllardır manyak gibi film izlediğimi biliyordum ama işi sapkınlık boyutuna vardırdığımı dün geceki repliğime kuzenimin verdiği tepkiyle ancak idrak edebildim. burada önemli olan tepki değil repliğim olduğundan kuzenin sözlerini ve yoğun tepkisi es geçiyorum. akşam malumunuz titanic'i bir kez daha göstermeye karar vermişlerdi tvde. şöyle bir bakınayım derken hatırladığım sahneleri görünce inanılmaz sinirlendim her ne kadar ilk gösterime girdiği zamanlarda izlemiş olsam da. o an şunları söyledim "ben bu sahneleri izlediğimi hiç hatırlamıyorum nası kaçırmışım ki kaçırmamış olmam lazımdı!!!!!!!!!!! izlediğim her filmi ikinci kez izlemek istiyorum!!!!!!!!!!!!!" belki abartılacak gibi gelmese de size aslında durum vahim. zira bendeniz bir filmi izlemekle kalmayıp daha sonra o filmin yapım aşamasından kullanılan tekniklerine kadar herşeyini araştırıp öğrenen kimi zaman hakkındaki eleştirileri de yalayıp yutan biri olarak fena takarım böyle şeylere. tabi izlediğim filmlerin en azından başrol oyuncularını tanıyıp bildiğim hatta çoğu zaman diğer filmlerini de izlemiş olduğum hadi ola ki izlemediysem de en azından hakkında fikir sahibi olduğum, yine bahsi geçen izlediğim filmlerin yönetmenlerini ve bu yönetmenlerin başka hangi filmlerinin olduğunu, film müziklerini kimin yaptığını bildiğim gibi bazı ayrıntılar da mevcut. haliyle bu durum benim için fazla can sıkıcı oldu. merak edenler için : evet ciddiyim hepsini yeniden izlemeyi düşünüyorum!!!
her neyse aslında konumuz bu değildi.konu benim beğendiğim ya da beğenmediğim filmlerin eleştirilerini kendimce sizinle paylamak gibi çok dahiyane (!) ve yaratıcı(!) bir fikrimin oluşu.bunun için de haftasonu izlediğim the fountain i seçtim başlangıç olarak.
filmimiz hakkında genel bir bilgi verecek olursam :
film 2006 yapımı olup imdb'den 7.5 gibi iyi bi puan almış. yönetmenimiz pi ve requiem for a dream (bir rüya için ağıt) filmleriyle tanıdığımız darren aronofsky ki kendisi pi ve requiem for a dream'de de yaptığı gibi bu filmin senaryosunu da kendisi yazmış. film müzikleri ise ki ben fazlasıyla beğendim modern klasik müzik olarak da tanımlayabileceğimiz cinsten. müzikler clint manselle ait. kendisini yine pi ve requiem for a dream den tanıyoruz. ve ayrıca ana haber bültenlerinde sıkça acıtasyon için kullanılan ama buna rağmen etkileyiciliğini yitirmeyen lux aeterna için de kendisine teşekkür ediyoruz.
hugh jackman:kendisi 1968 sydney, avustralya doğumlu olmakla beraber benim kişisel favorilerimdendir. iyi oyunculuğu yanında görüntüsüyle de hayranlık uyandırmakta bende=) x-man'deki volverine, prestige'de robert angier, van helsing'de van helsing ve kate & leopold (yüzyıllar arası bi aşk hikayesi işleniyordu. klasik konusuna rağmen oldukça şirin bir filmdi meg ryan da kate idi. aristokrat, nazik bilimadamı rolü de pek yakışmıştı.=)) leopold u canlandırmış bunlar dışında karakter ismini hatırlamadıklarımdan someone like you (türkçeye bazıları çabuk bıkar olarak çevrilmişti ve izleyen hatırlayacaktır ki diğer başrol oyuncusu ashley judd un inek teorisi fazlasıyla eğlenceliydi özellikle de bayan izleyiciler açısından=)) , swordfish (kodadı:kılıçbalığı). konudan saptım biraz farkındayım. bu filmde ise üç ayrı karakteri canlandırmakta. aslında pek de bağımsız sayılmaz karakterler. zira 1 numaralı karakter 2500 lü yıllarda yaşıyor 2.karakter 2006'da yaşıyor çok sevdiği kanser hastası karısını kurtarmak için gece gündüz saplantılı bir şekilde çalışıp duruyor. 3. ise 1500 lü yıllarda tom isimli bir conquistador ispanya kraliçesi isabel in safında engizisyonun başındaki grand enquisitor e karşı ülkesinin özgürlüğü ve devamlılığı için savaşıyor. çok bağımsız geldiğinin farkındayım ama bir türk filmi repliği sarfedeceğim ve anlayacaksınız "bırakın açıklıyim"
rachel weisz: kendisi 1971 doğumlu hug jackman kadar ilgimi çekmediğinden daha az bilgi vermek zorundayım=) özellikle the mummy serisi, about a boy ve constantine den hatırlayabilirsiniz. sin city 2'de de oynayacakmış imdb nin haberlerine göre. jackman gibi weisz de birden fazla karakter canlandırıyor. ilki kraliçe isabel ikincisi ise 2006'daki doktorumuzun karısı izzi

bir de benim dikkatimi çeken tommy nin iş arkadaşı olan dr. lillian (ellen burstyn) yönetmenin requiem for a dream in de de kafayı sıyıran anne sara goldfarb rolündeydi
genel olarak hikayeye gelirsek(sonunda gelebildim, bazen amacımdan çok sapıyorum farkındayım) film sonsuzluk, ölüm, mistizm, hayal, gerçek, bağlılık, hırs ve tabi ki aşk üzerine. aynı zamanda zamansız ve hatta mekansız, metaforlarla dolu bir film. genel olarak bedenimizin ruhumuz için bir hapishane olmasından ve ancak ölünce özgür olacağımızdan, ölümün bir son olmadığından bahsediliyor ve bunun için de mistizm ve maya mitolojisinden faydalanılıyor. kanserli karısına çare bulmak için uğraşıp didinen doktor, kraliçesini kurtarmak için savaşan cesur savaşçı ve keşişin hikayesi birbiriyle aslında göründüğünden çok daha bağlantılı ve yönetmen de zaten usta geçişlerle bunu fazlasıyla başarmış. birbirine geçen üç hikayede de aslında temelde aşık olduğu hayatı sona ermek üzere olan kadını kurtarmaya çabalayan bir adam var. bu klişe ve basit konuya rağmen filmi izlettiren zaten işleniş biçimi. doktorumuz ekibiyle maymunlar üzerinde deney yapıyor en büyük amacı hasta karısını sağlığına kavuşturmak karısı ise o sıralarda kitabını yazmakla uğraşıyor ancak 11. bölümden sonrası ki son bölüm oluyor o da yazmaya sağlığı izin vermiyor. savaşçımız ülkesini kurtarmak kraliçesine kavuşmak için yaşamın kaynağı hayat ağacını bulmaya çalışıyor. keşişimiz amacı ise sevdiği kadına kavuşabilmek için hayat ağacını ayakta tutmaya çalışmak. aslında burda hayat ağacının tam olarak neyi temsil ettiğini filmi izleme ihtimaliniz yüzünden söyleyemiyorum.
izlemek isteyenler olabileceği için ipucu vermemek adına size filmin en can alıcı yerlerinden beni en çok etkileyen kısımlarından bahsedemiyorum. ama yine de hugh jackman ın ağlama sahnesi, karısının ense tüylerini kokladığı gibi ağacın tüylerini koklaması en çok etkileyenlerdendi beni. ve tabiki üç hikayede de bulunan yüzük de hikayede önemli bir yer işgal ediyor en azından benim açımdan. dediğim gibi basit ve sıradan gelen konusuna rağmen kendisini izleten bir film. oyuncu seçimi bana daha iyi olamazdı dedirtti. önceleri hugh jackman yerine brad pitt düşünülmüş ki bana pek de kıvırabilirdi gibi gelmiyor.
hiç bişey için olmasa da görselliği için bile izlenebilcek bir film. yönetimenin kamerayı kullanması özellikle at ve araba sahneleri, 2500 yılında geçen hikayede ise görüntüler, efektler gerçekten etkileyiciydi.
son olarak film bence finaliyle de anlatmak istediklerini çok güzel sonlandırdı ki beni en çok etkileyen sahne de buradaki yüzük sahnesidir zaten. genel olarak karışık olsa da, geçişler kimi zaman hikayenin anlaşılırlığını zorlaştırsa da, simgesel anlatım yoğun olarak kullanılmış olsa da, katıldığı kimi festivallerde yuhalansa da-2001 a space odyssey ve requiem for a dream in de başına gelmişti aynı şey ki şu an ikisi de en iyi filmler listesinde ve kült filmler arasında anılıyor- yönetmenin diğer filmlerini izlemişseniz beğeneceğinizi düşündüğüm bir film. hem filmin etkileyiciliği hem de harika müzikleri sebebiyle son sahne bitip de jenerik akmaya başladığında ben hala ekran başındaydım ve jenerik bitene kadar da ayrılamadım. hayatınızda izlediğiniz en iyi film olmayacağı bir gerçek ancak yine de izlnemeye kesinlikle değer bir film.